27 Ekim 2010 Çarşamba

Transdesign: ‘Hepimiz trans-seksüeliz’den Siborg’a temsiller arası

Baudrillard, ‘Kötülüğün Şeffaflığı’ kitabında ‘Hepimiz trans-seksüeliz’ der, çünkü hepimizin potansiyel olarak değişebilir biyolojik varlıklar olduğumuzu, ama bunun sadece biyolojik bir süreç olmadığını, simgesel olarak trans-seksüel olduğumuzu söyler. Baudrillard’a göre yaşanan cinsel devrim ve özgürleşmeyle herkesin kendi cinsiyetinin ve cinsel kimliğinin arayışıyla başbaşa kaldığını, insanın kendi iradesini nerede olduğunu, temelde neyi istediğini ve kendisinden neyi beklemenin hakkı olduğunu kendine sormaya yöneltmiştir ve her devrimin tuhaf sonucudur bu: Belirsizlik, sıkıntı ve bulanıklık. Tüm değerlerin ve kimlikler arası farklılıkların ortadan kalktığı trans-kimlik ve trans-.. değerler döneminde, sınırların birbirine karışması hepimizi trans-seksüel yapar (Baudrillard, 1995).
Transdesign, 2010, Neon yazı
Baudrillard’ın simülasyon kuramına göre içinde bulunduğumuz çağ gerçeğin yerini simülasyonların aldığı bir çağ olarak ‘We are all transsexxuals’ söylemi neon yazılarla temsiline uygun düşecektir. Bu nedenle Transdesign serisi işlerim içinde neon yazılar bulunmaktadır.

Benzer bir yaklaşıma Donna Haraway’in Siborg Manifestosu’nda rastlıyoruz. Haraway’in 1985 yılında ‘Yirminci yüzyılın sonunda bilim, teknoloji ve sosyalist feminizm’ alt başlığıyla yayınladığı metinde; ‘batı’nın bilim ve siyaset geleneklerinde (ırkçı, erkek-egemen kapitalizm geleneği, ilerleme geleneği, doğayı kültür ürünleri kaynağı olarak sahiplenme geleneği, benliğin başka benliklerin yansımalarından yeniden üretilmesi geleneği) organizma ile makine arasındaki ilişkinin, hep bir sınır muharebesi şeklinde cereyan ettiğini anlatır. Bu türdeki bir sınır muharebesinin paylaşılamayan toprakları da üretim, üreme ve tahayyüldür. Haraway’e göre siborg, hem ‘tahayyül’ün hem de ‘maddi gerçeklik’in yoğunlaşmış bir imgesidir ve yirminci yüzyılın sonlarına, bizim çağımıza, bu mitik çağa geldiğimizde, hepimizin makine ile organizmanın teorik bir zeminde ifade edilen ve fabrikasyon misali uydurulmuş birer melez olduğumuzu vurgulamak gerekir; kısacası, hepimiz siborguz. Baudrillard’ın karamsar yaklaşımına karşı Haraway sınırların karışmasını sevinçle karşılamakta, bu belirsizlik ve özgürlükten yeni bir dil, yeni bedenler ve yeni bir dünya anlayışı geliştirilebileceğini savunur. Ayrıca, sosyalist-feminist kültür ve teoriye, postmodernist, natüralist-olmayan bir tarzda ve cinsiyetin olmadığı bir dünya -belki doğuşun olmadığı, belki sonu da olmayan bir dünya- tahayyül eden ütopik gelenek dahilinde, katkıda bulunma çabasını temsil eder. Haraway; ‘İkisi sarmal dansla birbirlerine sarılmışlarsa, ben tanrıça olmaktan ziyade siborg olmayı yeğlerim.’der. Siborg tanımında insan vücudunu yapı-bozuma uğratırken kadın kimliğinin de tam bu aşamada ikilikler arasındaki sınırlar belirsizleşmişken tekrar keşfedilebileceğini söyler. Haraway’e göre tüm hiyerarşik ve tahakkümcü farklılıklar söylemlerden kaynaklanıyordu. Bedenimiz, ontolojimiz ve tarihimiz, hepsi kelimeler ile inşa edilmiştir, dolayısıyla da değiştirilebilir.
Transdesign, 2010, Neon yazı
Haraway’e göre ‘Toplumsal ve tarihsel oluşumları güçlükle tanınmış cinsiyet, ırk ve sınıf, ‘özsel’ birliğe olan inanca zemin teşkil edemezler. ‘Dişi’ olmakta kadınları doğal olarak bağlayan hiçbir şey yoktur. Hatta kendisi, üzerine mücadele verilen cinsel bilimsel söylemler ve başka toplumsal teamüller dahilinde inşa edilmiş oldukça karmaşık bir kategori olduğundan dişi ‘olmak’ diyebileceğimiz bir durum da mevcut değildir. Cinsiyet, ırk ya da sınıf bilinci, ataerkilliğin, sömürgeciliğin ve kapitalizmin çelişik toplumsal gerçekliklerinin korkunç tarihsel deneyimince mecbur bırakıldığımız birer kazanımdır. Kendi retoriğinde kimin ‘biz’ sayıldığı da sorunludur.’ (Haraway, 2006)

Bu bağlamda Haraway’in ‘Siborg Manifestosu’ Queer teoriyle ilişkili olarak da okuma pratikleri yapılmıştır. Özellikle Butler’ın geliştirdiği toplumsal cinsiyetin yeniden üretimi ve performatif oluşu, toplumsal cinsiyetin ve kadınlık, erkeklik kategorilerinin ezeli ve ebedi olmadığı, bunların toplumsal ve kültürel olarak kurulduğu ve değişebilir süreçler olduğu Haraway’in tüm ikili karşıtlıklara karşı çıkmasıyla benzerdir. (Butler, 2010)

Transdesign serisi Haraway’in organik ve mekanik olanı aynı bedende birleştirdiği siborg metaforu gibi üretimi -dolayısıyla eril iktidarı-simgeleyen teknik tasarımla, özgürlüğü, sanatı temsil eden organik formları birleştirir. Tüm bu ilişkileri kurarken üreten öznenin -burada özne aynı zamanda bu satırların da yazarı oluyor- tarihi tüm bu sürecin oluşumunda yadsınamaz. Şöyle ki; anti-kapitalist bir perspektifle çalışma hayatı –üretim mühendisi/iktidarı olarak- önce tahrip edilmiş sonra tamamen sanatsal bir boyutta tekrar inşa edilmiştir. Özne de tıpkı yapıtı gibi kimliğini yeniden inşa ederek özgürleşmiştir.

Transdesign, 2010, Tuval üzeri yağlıboya, Diptik 150x180 cm

KAYNAKÇA

Baudrillard, J., Kötülüğün Şeffaflığı-Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme, çev.: E. Abora.- I. Ergüden, Ayrıntı Yayınları, 1995

Butler, J., Cinsiyet Belası- Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi, çev.:Başak Ertür, Metis Yayınları, 2. basım, 2010

Haraway, D.J., Siborg Manifestosu, çev.: Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, 2006

7 Eylül 2010 Salı

TRANS-DESIGN


Transdesign, 2010, 150x90 cm
Transperant kağıt üzerine karışık teknik
 Baudrillard’ın ‘Kötülüğün Şeffaflığı’ kitabında anlattığı gibi günümüzde her şey politik, her şey cinsel, her şey estetik; hem de aynı zamanda. Her kategori –politika, cinsellik, estetik- genelleştikçe tüm özgüllüğünü yitirir ve tüm diğer kategoriler tarafından emilir. Her şey politik olduğunda artık hiçbir şey politik değildir, her şey cinsel olduğunda artık hiçbir şey cinsel değildir, her şey estetik olduğunda artık güzel ya da çirkin olan bir şey kalmaz. Baudrillard bu durumu ‘trans-politik’, ‘trans-seksüel’ ve ‘trans-estetik’ terimleriyle betimler.Her şeyin tasarlandığı günümüzde tasarım düşüncesinin hayatın her alanında tamamen görünür olması, çevremizin, üstümüzün-başımızın, bedenimizin, cinselliğimizin, kimliğimizin, tüm hakikatimizin tasarlanması sonucunda; tasarım düşüncesinin aşırılığı ve kendi sınırlarının ötesine taşarak hayatın kendisinin tasarım olduğu bir noktada kendini yadsıması ve ortadan kalkmasıyla çıkan sonuç da ‘Trans-Design’ kavramıyla anlatılabilir.

Trans-design serisinin çıkış noktası da tasarımın geldiği noktadır. Burada tasarım düşüncesi hayata geçirilirken kullanılan yöntemler ve nesneler ele alınmış, üretim teknikleri sondan başa doğru elenerek tasarımın özüne inilmeye çalışılmıştır. Tasarımın özü nedir? Karalamalar, desenler, eskizler… Tasarım nesnesi hayata geçirilirken en önemli aşama üretimden bir önceki aşama olan teknik resmin oluşmasıdır. Teknik resim evrensel bir dildir. Tüm diller gibi kuralları, formları vardır; dolayısıyla birbiriyle mükemmel uyumlu formların bir güzelliği, estetiği vardır. Ama sonuçta teknik bir resimdir; matematiktir, geometridir bir sanat yapıtı değildir. İşte her şeyi tasarım olan tasarımın kendisi, özü olan nesne farklı bir bakış açısı ve uygulamayla sanat yapıtına dönüşmekte(mi?)dir. Sonuca baktığımızda ortada teknik resim kalmamıştır, üzerinde ölçüler olmasına rağmen üretimde kullanılabilmesi için gerekli olan oranlar ve ölçüler arası ilişkiler yok edilmiş, formun kendisi anlaşılsa da teknik resmin gerektirdiği tam ve kesin netlik kullanılamaz hale gelmiştir. Sanat yapıtı ile teknik resim arasındaki en büyük fark, formu ne olursa olsun ikincisinin yaratılma sebebinin bir işlevinin –burada üretim resmi- olmasıdır. Sanat yapıtının işe yaramak gibi bir yükümlülüğü yoktur. Teknik resmin var olma nedeni zorunluluk, sanat yapıtının ise özgürlüktür. Burada teknik resim işlevinden arındırılarak kendi sınırlarının dışına taşmış, bir nevi özgürleşmiştir. Artık özgür bir nesnedir, zorunluluk var olma sebeplerinden değildir; olsa da olur olmasa da…Her ne kadar Baudrillard her şeyin ‘trans-…’ kavramına indirgenmesini pozitif bir değer olarak görmese de, Trans-Design kavramının nesne üzerinde hayata geçirilmesiyle ortaya çıkan sonuç nesneyi özgürleştirmiş, bir önceki sıradan konumundan çıkartarak yeni bir kimlik (transfigure: şeklini değiştirip yüceltmek) kazandırmıştır. Tekrar tasarımın aşamalarına bakıldığında; teknoloji çağında tasarımın oluşturulması da boyut atlamış, artık bilgisayar ekranlarında üç hatta dört boyutlu tasarımlar yapılır hale gelmiştir. Trans-design serisinin nesneleri bilgisayarın ışıklı ekranında çizgilerden oluşan iki-boyutuyla varlığı yokluğu tartışmalı bir noktadayken, önce yine teknolojinin olanaklarıyla saydam –transparent- kâğıtlara basılarak (transfer) elle tutulur hale gelmiş, daha sonra da bu sefer plastiğin imkânlarıyla bir dönüşüm (trans-form) geçirmiştir. Ortaya çıkan yeni nesne artık bakanın gözünde ve ruhunda oluşturduklarıyla -iyi ya da değil-bir sanat nesnesidir. Formlar artık matematiğin kurallarıyla değil, yeni renkler ve yeni biçimleriyle birlikte sanatın kuralsızlığıyla özdeşleşiyor, özgürleşiyor.

6 Mart 2010 Cumartesi

How primitive is primitive art?

Rönesans’la bir kez daha tekrarlanan ve sistemleşen Batı gerçekçiliği, Greko-Romen çizgisine yabancı her türlü sanatı genellikle ilkel ve yabani olarak tanımlamıştı. Oysa 19. yüzyılda yaşamış bir çok Avrupalı sanatçı, Rönesans öncesi eser vermiş Fra Angelico ve Giotto gibi ‘’İtalyan primitifleri’’ diye isimlendirilen sanatçıların formlarındaki yalınlığa ve etkileme gücüne hayrandılar.
Gauguin’in kendini barbar ilan etmesiyle başlayan ilkelcilik yanlısı sanat, Lucien Levy-Brühl’ün ilkel toplumlar üzerine yazdığı metinlerle Gerçeküstücüler’i de etkilemesiyle devam etmiştir.

Modern sanatçılar yapıtlarını nasıl canlandıracaklarını düşünürken etnografya müzeleri keşfedilmiş ve Kirchner, Vlaminck, Matisse ve Picasso gibi sanatçılar ilkel formları resimleriyle ilişkilendirmeye başlamışlardır.
Afrika heykellerinin ve maskelerinin geometrik ve yalın formları, Picasso’nun ‘Avignon’lu Kadınlar’ resmiyle başlayan ve Kübizm’le devam eden bir akımı yaratmasında esin kaynağı olur. Giacometti, Moore ve Brancusi gibi modern sanatçıların heykellerinde de Afrika sanatının etkisi açıkça görülmektedir.
İlkel sanatın doğayla kurduğu güçlü bağ, sanayileşmiş toplum sanatçılarına aradığı enerjiyi vermiştir. Örnegin Alman dışavurumcuların oluşturduğu ‘Die Brücke’ grubu sanatçıları ilkelliği hem sanatta hem de yaşam biçimlerinde örnek almışlardır. Die Brücke sanatçısı Emil Nolde ‘İlkel Sanat Üzerine’ isimli makalesinde Raphael gibi Rönesans sanatçılarının papalar ve kilise için yarattığı Greko-Romen sanatını artık dikkate almadıklarını söylemiş ve ilkel sanatın neden sanat olarak değerlendirilmediğini sorgulamıştır.
Aynı makalede günümüzde yaratılan her şeyin öncelikle kağıt üzerinde tasarlandığı, oysa ilkel insanların eserlerini malzemeyi parmaklarında hissederek tutkuyla yarattığı belirtilmiştir.
İlkel sanatın savunucuları arasında bulunan Franz Marc ve Kandinsky 1911’de Münih’te ‘Der blaue Reiter - Mavi Binici’ resim hareketini başlatmıştır. Aynı dönemde Rus avangartlarından Alexander Shevchenko Moskova’da ‘Neo Primitivizm: Teorisi, Gücü, Başarısı’ başlıklı bir makale yayınlamıştır.

İlkel sanatın modern sanatın oluşumundaki etkisini araştırdıktan sonra ‘How primitive is primitive art?‘- İlkel sanat ne kadar ilkel?’ başlığı altında bir seri iş (works of art) yaptım. İlkel sanatı kendi başina çiplak haliyle tekrar değerlendirip, ilkel denilen insanın elindeki malzemelerle yaptığı işleri bronzun sağlamlığı ve paslanmaz çeliğin soğuk yüzüyle tanıştırarak, malzemenin gücünü doğal geometrinin yalınlığıyla birleştirdim, ilkel denilen sanatın saflığını ve samimiyetini kalıcı kılmaya çalıştım. Chelsea, Barselona gibi büyük kulüplerde futbol oynayan Afrikali futbolcularla müzelerdeki maskeleri ilişkilendirerek heykellerime onların isimlerini vermek hoş bir ironi gibi geldi. Drogba, Etoo, Uche gibi isimlerle kendime futbol tanrılarından (küçük 't' ile) oluşan müthiş bir dünya karması kurdum
Maskelerin modernizmi etkileyen ekspresyonist gücü deneysel seri baskılarımda da beni yakaladı.
Heykellerimindeki formları iki boyutlu yüzeylerde görmek istedim ve deneysel olarak çalıştığım serigrafi baskılarda istediğim sonuçları elde ettim.

En son ilkel formları ipek kumaş üzerine, el baskısı ile çoğalttığımda ortaya şık fularlar çıktı...